0 545 860 99 22

bilgi@kumbaravan.com

Ayça'nın Duvarı

Betül Ayça Çoşar

ODTÜ

Psikolojik

1.Sınıf

Etkinlik Bilgileri

 

10 Kasım 2018

Perde Sanat Tiyatrosu - Rulet

Fade Sahne - Ankara

Rulet, Kumbaravan sayesinde izleme fırsatı bulduğum bu ilk oyun, küçük bir sahnede sergilenmesine karşın, gerek dekor ve kostüm, gerekse oyuncuların performansı olarak asla hayal kırıklığına uğratmadı, her şey fazlasıyla profesyoneldi.

 

Bir insanın savaş şartları altında nasıl kendine dahi yabancılaşabileceğinin çok vurucu bir kanıtıydı Rulet. Etkileyici bir anlatımla ifade edilen diyaloglar etrafında dönen ve her bir kelimesini zihninizde canlandırmanızı sağlayan bu oyun, tek perdede vermesi gereken her şeyi ve daha fazlasını izleyiciye verdi. Oyun sonunda ulaşılan noktada, izleyici bir nevi kendi vicdanıyla baş başa bırakıldı ve erdem nedir, ahlak nedir, gibi çok temel kavramları dahi içsel bir şekilde sorgulamama neden oldu.

 

Çok şükür ki, daha önce hiç savaş görmedim, nesil olarak görmedik. Savaş geçirmek, savaştan geçmek; insan halinle sualsizce karşındaki insanların canını almak kolayca alışılabilir ya da kaldırılabilir bir şey değil. Oyunda, savaş sonrası esir düşmüş iki Alman askerinin hayatlarının bir kesimine şahit olduk. Zulmeden tarafta olan bu askerler, pişmanlıklarını anlattılar birbirlerine, artık bu savaşın bitmesini istediklerini ve kurtulup evlerine dönmek istediklerini. Bir aydan uzun süre zaman geçirdikleri hücre gibi, en saf duygularını ve çaresizliklerini de  birbirleriyle paylaştılar ve önce aralarında kurulan bu bağa şahit olan bizler, sonrasında görünüşte acımasız bir ihanetle sarsıldık. Hayatta kalmak için, bir insanı öldürmenin, başkasının yaşama hakkını elinden almanın nasıl kolayca vuku bulabileceğini yaşadık. İnsanın en temel içgüdüsü olan yaşama tutunma arzusu söz konusu olduğunda erdemi de, ahlakı da, saygıyı da bir kenara nasıl fırlatabileceğini bizzat gördük. Fakat diyemiyorum ki öyle olmamalıydı, çünkü bence oyunun izleyiciye fark ettirdiği mühim bir şey daha var, o iki Alman askerinin ya da sonradan kurguya dahil olan Rus kumandanın yaptıkları ya da söyledikleri kanımızı dondursa da, onları yargılamaya hiç hakkımız yok. En azından, ben bu hakkı göremedim kendimde. Ben ne savaş bilirim ne de hayatta kalmak için sınırların nasıl zorlanabileceğini; savaşın getirdiği bir dünyanın gerektirdiği kurallara uyarak hayatta kalmaya çalışan 3 farklı insanı ben ancak anlamaya çalışabilirim, yargılayamam. Oyunun da seyirciye vermek istediği fikirlerden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Oyun zaten başlı başına savaşın hayatları nasıl kararttığına da çarpıcı bir vurguydu. Oyuncuların büyük bir adanmışlıkla yansıttığı karakterler, sıkça konuşmalar üzerinden ilerlese de asla sıkıcılaşmayan bir kurguya yerleştirilmişti. Oyunu baştan sona kadar, kurgusu, dekoru, müzikleri ve oyunculuklarıyla fazlasıyla etkileyici buldum, çok beğendim. Bana bu fırsatı sağlayan tüm Kumbaravan ekibine ve burs verenlere teşekkür ederim.

Etkinlik Bilgileri

 

25 Kasım 2018

Bambu Tiyatro - Bir İdam Mahkumunun Son Günü

Ankara, Kızılay, Cermodern

Bir İdam Mahkumunun Son Günü, bana sosyolojik ve psikolojik açıdan çok şey katan bir kitap olmuştu ilk okuduğumda. Kumbaravan sayesinde oyununu izlemekse, kelimelerin cana gelişine şahit olmama vesile oldu ve halihazırda mevcut olan etkiyi katlayarak artırdı.

 

Öncelikle, koca salonda ikinci sıradaydım! Gerçekten önde oturmak, bir oyunu oyuncuyla birlikte yaşamanıza daha bir olanak sağlıyor. Tüm oyun boyunca baş rolle yekvücut olduğumu hissettim. Baş roldeki sanatçı, büyük bir adanmayla idama mahkum edilmiş gencecik bir insanın deliliğe giden çaresizliğini ses tonuyla, mimikleriyle, beden hareketleriyle seyirciye başarıyla aksettirdi. Oyun seyirciyi de olaya dahil eden, kısmen interaktif bir oyundu.

Seyirciye idamın tek yol olup olmadığı soruldu ve sonra neden tek yol olmadığı bir insanın biten hayatının acısı sahnede yaşatılarak bir nevi açıklandı. Kitaptan uyarlanışı başarılı buldum, kitap bir insanın kaleme aldığı iç dünyasını yansıttığından, olaylar monolog etrafında dönen bir kurguyla yeniden şekillendirilmişti ve en vurucu replikler özenle seçilerek yerleştirilmişti. Dekor sade ve netti, mahkumun hücresi. Dekorun bu kadar sade olmasını başta yadırgamıştım, daha farklı bir şeylerin de olabileceğini düşünmüştüm fakat sonrasında bu şekilde konuyla daha iyi uyuştuğu kanısına vardım. Oyunda asıl odak baş roldeydi, yan karakterler yer yer perdeye düşürülen gölgeler aracılığıyla varlıklarını ilan ettiler. Bu fikir benim hoşuma gitti, zaten karanlık bir mizacı olması gereken oyunda gölge ve ara ara sis efekti için duman kullanılması konsepti pekiştirdi.

Oyunu çok beğendim, yalnız kendimce tek eleştirim, kitaptaki hüzünlü ve mahzun havanın pek verilmemesiydi. Benim kitabı okurken çokça sezdiğim ana karakterde mevcut olan hüzünden çok, yükselen bir çaresizlik tepkisi üzerinde durulmuştu. Ancak, idam gibi böylesine mühim bir konu sahneye yansıtılırken dikkatleri canlı ve ciddi tutmak için bilinçli yapılmış bir montaj olabileceğini düşünüyorum. Yani, daha etkili olacağı düşüncesiyle oyunun çatısını deliliğe kaçan, yükselen bir duygu etrafında kurmak fikri ile hareket edilmiş olabilir. Bilinçli bir yapımsa eğer, gayet etkili olduğunu söyleyebilirim.

Burskumbaravan, Unikumbaravan ve tüm Kumbaravan ailesi ve pek tabii burs verenlere, bana bu fırsatı sağladıkları için teşekkür ederim.

Etkinlik Bilgileri

 

13 Aralık 2018

Tiyatro LAFTA - Marmeladov’un Pek Müstesna Hikayesi: Başka Yolu Yok

Ankara, Fade Sahne

Fade Stage&Coffee’ye ikinci yolumun düşüşü, kapısından girdiğim an çevrelendiğim kahve kokusunda sergilenen bir sanat eserine ikinci defa, bu defa daha da büyüğünden hayran kalışımdır bu oyun.

Oyuna gidene kadar prömiyer olduğunu bilmiyordum, en önden (evet en önden) böylesine kıymetli bir varoluşun ilk tanıklarından biri olmak inanılmaz kıymetli bir heyecandı benim için. Varoluş diyorum, çünkü ilk defa sahnede izlediğim eşsiz oyuncu, Bora Karakul, bir kitap karakterini var etmiş. Canıyla kanıyla karşımızdaydı çünkü Semyon Zaharovitch Marmeladov.

Suç ve Ceza’nın belki de çoğunlukla arka planda kalan karakteri Marmeladov’u, yeterince dikkat çekemeyen bu sefil, sefilliğe mahkum ve muhtaç karakterini tek başına bir sanat eseri haline getirip oyuna bu denli başarıyla uyarlayan dehaya, canlandıran sanatçıya, Tiyatro LAFTA bünyesinde yer alıp yapımda emeği geçen her bir zihne ve emeğe tek tek teşekkür etmek lazım gelir. Sanat sanat içindir diye düşünürüm ben, bu oyunda, sahnede saf sanat izlediğimi iliklerime dek hissettim ve normalde gittiğim oyunlara eleştirel yaklaşmaya çalışırım hep, emeğin hakkını verecek bir eleştiriyle elbette, fakat bu oyundan çıkarken tek düşündüğüm şey şuydu; böyle bir şeyi var eden sanat takımı, bunu biz naçizane insanlarla paylaştığı için ne kadar şanslıyız!

Bu tarz karakterlerin zihni hep delilik kıyısına vurur dalgalarını, iç dünyasını dillendiren karakterin çıldırasıya yaşadığı duygularına bizzat şahit oluruz. Çoklukla bu çaresizlik kaynaklı delilik boyutunun abartıldığını düşünürüm, artırıldıkça seyircideki etkinin de artacağı yanılgısıyla. Bi’ yerde kabak tadı verir oysaki her şeyin aşırısı, yapmacığa kaçar. Bir de delilik, üzerine ancak yürekli cambazların çıkmaya cesaret edebileceği çok ince bir iptir, çok yükseklerdedir, bi’ düşsen sonu vahimdir. Ben daha önce bu kadar yerinde bir delilik görmedim! Alttan alta, inceden inceye sezdirilen bu delilik, karakterin duygu karmaşasında var oluyordu. Yaşadıklarını anlatan bu adam, hissettiği ve düşündüğü her bir şeyin dürüstçe farkında olan, sebep olduğu ve olacağı her şeyi çoktan bilmekte ve kabul etmekte olan bu adam, seyirciyi de aynı duygu karmaşasına mecbur bırakıyordu. Acımakla tiksinmek arasında gidip gelen izleyici gönüller olarak, anlamaya çalışan ama asla tam manasıyla başaramayan ve başaramayacak olan bizler, biz izleyiciler; bir hayatın tüm evrelerine, en özenle seçilmiş alıntılar ve kelimelerin içimize içimize işlenmesiyle şahit olduk. Oyunu yazımda anlatmayacağım, onu sadece uçsuz bucaksız fakat altı dolu dolu övmekten başka bir şey yapamayacağım. Sahnede her bir mimiğinden ve sesinin her bir tınısından başka bir anlam çıkarabilmemizi sağlayacak kadar devleşen, sanatını bizimle paylaşan sayın Karakul’a teşekkür ediyorum. Önce kendimce kendisini Erdal Beşikçioğlu’na benzettim, oyun temasındaki anımsatıcı etkenler de bu fikrimi tetiklemiş olacak, sonra ne kadar şahsına münhasır bir tavrı ve üslubu olduğunu gözlemleyerek bu düşüncemden pişmanlık duydum. Sadece ellerinize, bedenlerinize ve zihinlerinize sağlık diyebiliyorum sevgili Tiyatro LAFTA, ben de hazmetmesi fazlasıyla zor bir etki bıraktınız, gerçi insanın hiç hazmedesi de gelmiyor, bırakayım da sonsuza dek aynı etkiyle zihnimin o köşesinde kalın istiyorum.

Bu oyunu izleme fırsatını bana sağlayan tüm Kumbaravan ailesine, bileşenlerine ve burs verenlere teşekkürü borç bilirim.

Etkinlik Bilgileri

 

20 Ocak 2019

Kafka’nın Maymunu

Fade Stage&Coffee, Ankara

Fade Stage&Coffee’ye iyice vurulduğum bir gerçek, küçük bir sahnede izlenen oyunun ne kadar muhteşem bir deneyim olduğunu da çoktan anladım, büyük ve gösterişli salonlar eskisi gibi cezbetmiyor beni. Bundan sebepli Kumbaravan destekli gittiğim 4. oyunu da yine, artık ortamına alıştığım Fade’de izlemeyi tercih ettim. Oyundan önce, biletle ilgili yaşadığım sıkıntı konusunda da anında yanımda olan ve sorunu çözen Kumbaravan ekibine çok teşekkür ederim.

Oyun, Kafka’nın “Akademi için Bir Rapor” öyküsünden uyarlama, benim gözlemlediğim kadarıyla da çok bilinen bir öykü değil aslında. Öykü, 5 yıldır insan olan eski bir maymunun kendisiyle ilgili sunduğu bir raporu aktarıyor ve insana çok şey sorgulatıyor. Uyarlama hikayesini ağzından dinlediğimiz eski maymun Bay Rotpeter’i canlandıran Doğukan Soykök ise, sahnede belirdiği andan itibaren gerek kostüm ve makyajı, gerekse oyunculuğuyla kendisine hayran bıraktırdı.

Etkileyici bir müzik eşliğinde perdeye yansıtılan çeşitli maymun fotoğraflarıyla başladı oyun. Bu sunu, seyirciyi havaya sokmak için fazlasıyla tesirliydi, oyun boyunca da devam ederek oyuncunun performansını destekledi.

“Ben özgür doğmuş bir maymundum.”

 İnsan olmasının, yaşaması için tek “çıkış yolu” olan bir maymunu dinlerken, türlü maymun sesleriyle sahneyi turlayışını, yerinden duramayışını izlerken ve anlattığı hikayelere tanık olurken, bir kez daha yazılı kelimelerin nasıl sahnede can bulduğuna şahit oldum. Özgürlük nedir, insan nedir ve hayvan nedir? Yaşamak için insan olmaya değer miydi, insan olmak uğruna acı çekmeye, acı çekerek acı çektiren tarafa geçmeye değer miydi? Çünkü bu evrende sadece insan kendi türünü öldürür.

Empati yapmak benim için hiçbir zaman zor olmadı; ileride yapmak için seçtiğim meslek, yani şu anda psikoloji okuyor oluşum da bundan ileri geliyor aslında. Fakat asla aklını tahmin edemeyeceğiniz bir canlının, bu canlı insana en yakın olan bile olsa, insanlaşan zihni ve duygularıyla eski benliğini hatırlayışını anlayıp sindirmeye çalışmak gerçekten kolay değil. Bu yazılı bir metinde anlatılan insanlaşma sürecini böylesine derinden yaşayarak seyircilerine de yaşatan sayın Doğukan Soykök, bundan mütevellit oyun sonunda ayakta alkışlanmayı sonuna kadar hak etmişti.

Böylesine etkileyici bir oyunun sahne arkasında da emeği geçen herkesi tebrik ederim ve sanatlarını bizimle paylaştıkları için teşekkür ederim. Bana bu fırsatı sağlayan Kumbaravan bünyesinde bulunan herkese teşekkürü borç bilirim.

Etkinlik Bilgileri

 

23 Şubat 2019

Yakın Tiyatro - Dava

Yakın Sahne

Ankara’nın, Devlet Tiyatrolarından bağımsız, alternatif tiyatro dünyasına her geçen gün daha çok çekiliyorum ve ne şanslıyım ki Kumbaravan sayesinde bu hayata dahil olma fırsatı da yakalıyorum. Şubat ayı içinse zihnimde yer eden oyun, Yakîn Tiyatro’da sergilenen, Franz Kafka’nın romanlarından biri olan Dava’nın bir uyarlamasıydı.

Oyuna gitmeden önce, kitabın konusuna ve içeriğine dair genel bir fikrim vardı fakat eseri okumamıştım. Herhangi bir kıstasım, beklentim ya da sınırlarım olmamakla birlikte ne beklemem gerektiğinden bile emin değildim işin doğrusu. Oyundan çıktıktan sonra ise ilk işim, büyük bir hevesle kitabını edinerek, her şeyi kendim için daha anlamlı kılma çabası içine girmek oldu. Ve tüm bu hazmetme sürecinden sonra gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, oyun muazzam.

“Biri Josef K.’ya iftira atmış olmalıydı, çünkü kötü bir şey yapmadığı halde bir sabah tutuklandı.” cümlesiyle başlayan kitap ve bu tarz bir açılışı dış ses olarak duymanızla başlayan oyun, Bay K.’nın tutuklanışının ardından davası ve davasıyla ilişkili kişilerle uğraştığı bir seneyi ve bu bir senede yaşadıklarını kapsıyor genel anlamda.

Baştan alacak olursam, sahneyi tamamen kaplayan, oyunun sahip olduğu en genel dekoru oluşturan metal bir iskelet ve bu iskeletin ortasında, battaniyesine sarılmış bir halde bebek gibi uyumakta olan Bay K, nam-ı diğer oyunun/kitabın ana karakteri. Salona girdiğinizde karşılaştığınız manzara tam olarak bu. Sonra, oyunun daha ilk dakikasında, Bay K.’yı çevreleyen karakterler, kostümleri, makyajları ve tavırları, normal bir oyun izlemeyeceğinizin garantisini veriyor size. Abartılarak can verilmiş kitap karakterlerinin inandırıcılık açısından Harikalar Diyarı’ndan fırlama olduğunu garanti edebilirim, hatta bizler büyük bir keyifle oyunu takip ederken bu keyfe, kocaman sırıtışıyla Cheshire kedisinin salonun üstünden ortak olduğunu bile iddia edebilirim. Oyunun kurgusunun heyecanının yanı sıra, bu akıp giden uç uca eklenmiş olaylar bütününe, çabucak değiştirdikleri kostümleri ve büründükleri farklı kişiliklerle yadırganmaksızın dahil olan oyuncu ekibinin enerjisi, sizi de içine çekip bütün farkındalığınızla oyuna dahil etmek konusunda gerçekten başarılı. Akışkan bir koreografinin parçası haline getirilen metal iskelet, yer yer danslar, seslendirilen şarkılar, zaman atlamaları ya da yavaşlamaları, açılan kapanan kapılar, seslerle oluşturulan mekan algıları (Bay K.’nın ofisi gibi), özellikle otobüs sahnelerinin tatlılığı, her bir oyuncunun üstlendiği her bir karakteri layığıyla şekillendirişi… Absürt ayrıntılardan oluşan bu oyunda, ben fark ettiğim her bir yeni ayrıntıyla yeniden keyiflenirken, genel kurgu ise kitaptaki en önemli olayları atlamadan veren ve böylece ayrıntılarda boğulmak hazzıyla birlikte oyundan genel bir fikir çıkarabilme isteğini de tatmin eden bir yapıda şekillendirilmiş. Müzik, dans, akrobasi ve kapılardan oluşan canlı dekordan bağımsız bir şekilde oyuna bakabildiğinizde (ki bu biraz zor olabiliyor çünkü oyun boyunca sahnedeki amaç izleyicinin dikkatini dağıtmaktı sanki, ve belki de bu bilinçli bir amaçtı, kitabın genel atmosferiyle fazlasıyla örtüşürdü çünkü. - genel atmosfer derken, dikkat dağıtarak kişiyi asıl odaklanması gerekenden uzakta tutmak, ama kişinin asıl odaklanması gereken şeye ulaşabilmesi için dikkatinin dağılması gerekmesi çelişkisinin tatlılığından bahsediyorum), kurgu, işlenmesi gereken bütün olayları tek tek, sıralı bir akışkanlık içerisinde sahneledi, ve tüm kitabı ele alarak sonuca ulaştı.

Dava, zaten kitap olarak başlı başına bir soyut betimleme, okuduğunuz her cümlede Kafka’nın detaylı betimlemeleriyle olayın özünü kavradığınızı zannettiğiniz noktada, aslında her şeyin ne kadar anlamsız ve saçma olduğunu fark ediyorsunuz. Anladıkça bilincine vardığınız bu absürtlük sizi iyice çıkmaza iterek her bir kelimenin bütün sembolik anlamlarını düşünmenize vesile oluyor. Oyunda ise, karakterlerde can bulan absürtlük, bu saçmalığı ve kelimelerle elde edilen betimlemeleri olabildiğine kişisel bir yorumla sahneye dökmek için efsane bir tercih olmuş bence. Kitaptan alıntılanarak oyuna uyarlanan diyalogların seçiminin isabeti ise ayrı bir hoştu, en gerekli cümleler kullanılarak laf uzatılmadı, aynı zamanda kafalarda olayın nasıl gerçekleştiğine dair soru işareti bırakmayacak kadar da yeterliydi. Oyunun sonunda, muğlak gelişen sarsak olaylar silsilesini net bir sonuca bağlarken (bu sonucu söyleyip spoiler vermiyoruz tabii ki), karakterlerin de, oyun boyunca takındıkları umursamaz hallerinden sıyrılarak o netliği yansıtmalarıysa son sahneyi ciddiye almayı teşvik eden ve izleyici üzerindeki etkiyi artıran bir bitişe imkan vererek beni tüm oyuna hayran bıraktırdı.

Bu oyunda emeği geçen tüm oyunculara, izleyiciye sundukları bu capcanlı ama fazlasıyla da etkileyici sanatları için, sevgili Kumbaravan ailesine bana bu imkanı sağladıkları için teşekkür ederim.