Kullanıcı Adı

Şifre

Şifreni mi unuttun?

Giriş Yap

Ayça'nın Duvarı

Betül Ayça Çoşar

ODTÜ

Psikolojik

1.Sınıf

Etkinlik Bilgileri

 

10 Kasım 2018

Perde Sanat Tiyatrosu - Rulet

Fade Sahne - Ankara

Rulet, Kumbaravan sayesinde izleme fırsatı bulduğum bu ilk oyun, küçük bir sahnede sergilenmesine karşın, gerek dekor ve kostüm, gerekse oyuncuların performansı olarak asla hayal kırıklığına uğratmadı, her şey fazlasıyla profesyoneldi.

 

Bir insanın savaş şartları altında nasıl kendine dahi yabancılaşabileceğinin çok vurucu bir kanıtıydı Rulet. Etkileyici bir anlatımla ifade edilen diyaloglar etrafında dönen ve her bir kelimesini zihninizde canlandırmanızı sağlayan bu oyun, tek perdede vermesi gereken her şeyi ve daha fazlasını izleyiciye verdi. Oyun sonunda ulaşılan noktada, izleyici bir nevi kendi vicdanıyla baş başa bırakıldı ve erdem nedir, ahlak nedir, gibi çok temel kavramları dahi içsel bir şekilde sorgulamama neden oldu.

 

Çok şükür ki, daha önce hiç savaş görmedim, nesil olarak görmedik. Savaş geçirmek, savaştan geçmek; insan halinle sualsizce karşındaki insanların canını almak kolayca alışılabilir ya da kaldırılabilir bir şey değil. Oyunda, savaş sonrası esir düşmüş iki Alman askerinin hayatlarının bir kesimine şahit olduk. Zulmeden tarafta olan bu askerler, pişmanlıklarını anlattılar birbirlerine, artık bu savaşın bitmesini istediklerini ve kurtulup evlerine dönmek istediklerini. Bir aydan uzun süre zaman geçirdikleri hücre gibi, en saf duygularını ve çaresizliklerini de  birbirleriyle paylaştılar ve önce aralarında kurulan bu bağa şahit olan bizler, sonrasında görünüşte acımasız bir ihanetle sarsıldık. Hayatta kalmak için, bir insanı öldürmenin, başkasının yaşama hakkını elinden almanın nasıl kolayca vuku bulabileceğini yaşadık. İnsanın en temel içgüdüsü olan yaşama tutunma arzusu söz konusu olduğunda erdemi de, ahlakı da, saygıyı da bir kenara nasıl fırlatabileceğini bizzat gördük. Fakat diyemiyorum ki öyle olmamalıydı, çünkü bence oyunun izleyiciye fark ettirdiği mühim bir şey daha var, o iki Alman askerinin ya da sonradan kurguya dahil olan Rus kumandanın yaptıkları ya da söyledikleri kanımızı dondursa da, onları yargılamaya hiç hakkımız yok. En azından, ben bu hakkı göremedim kendimde. Ben ne savaş bilirim ne de hayatta kalmak için sınırların nasıl zorlanabileceğini; savaşın getirdiği bir dünyanın gerektirdiği kurallara uyarak hayatta kalmaya çalışan 3 farklı insanı ben ancak anlamaya çalışabilirim, yargılayamam. Oyunun da seyirciye vermek istediği fikirlerden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Oyun zaten başlı başına savaşın hayatları nasıl kararttığına da çarpıcı bir vurguydu. Oyuncuların büyük bir adanmışlıkla yansıttığı karakterler, sıkça konuşmalar üzerinden ilerlese de asla sıkıcılaşmayan bir kurguya yerleştirilmişti. Oyunu baştan sona kadar, kurgusu, dekoru, müzikleri ve oyunculuklarıyla fazlasıyla etkileyici buldum, çok beğendim. Bana bu fırsatı sağlayan tüm Kumbaravan ekibine ve burs verenlere teşekkür ederim.

Etkinlik Bilgileri

 

25 Kasım 2018

Bambu Tiyatro - Bir İdam Mahkumunun Son Günü

Ankara, Kızılay, Cermodern

Bir İdam Mahkumunun Son Günü, bana sosyolojik ve psikolojik açıdan çok şey katan bir kitap olmuştu ilk okuduğumda. Kumbaravan sayesinde oyununu izlemekse, kelimelerin cana gelişine şahit olmama vesile oldu ve halihazırda mevcut olan etkiyi katlayarak artırdı.

 

Öncelikle, koca salonda ikinci sıradaydım! Gerçekten önde oturmak, bir oyunu oyuncuyla birlikte yaşamanıza daha bir olanak sağlıyor. Tüm oyun boyunca baş rolle yekvücut olduğumu hissettim. Baş roldeki sanatçı, büyük bir adanmayla idama mahkum edilmiş gencecik bir insanın deliliğe giden çaresizliğini ses tonuyla, mimikleriyle, beden hareketleriyle seyirciye başarıyla aksettirdi. Oyun seyirciyi de olaya dahil eden, kısmen interaktif bir oyundu.

Seyirciye idamın tek yol olup olmadığı soruldu ve sonra neden tek yol olmadığı bir insanın biten hayatının acısı sahnede yaşatılarak bir nevi açıklandı. Kitaptan uyarlanışı başarılı buldum, kitap bir insanın kaleme aldığı iç dünyasını yansıttığından, olaylar monolog etrafında dönen bir kurguyla yeniden şekillendirilmişti ve en vurucu replikler özenle seçilerek yerleştirilmişti. Dekor sade ve netti, mahkumun hücresi. Dekorun bu kadar sade olmasını başta yadırgamıştım, daha farklı bir şeylerin de olabileceğini düşünmüştüm fakat sonrasında bu şekilde konuyla daha iyi uyuştuğu kanısına vardım. Oyunda asıl odak baş roldeydi, yan karakterler yer yer perdeye düşürülen gölgeler aracılığıyla varlıklarını ilan ettiler. Bu fikir benim hoşuma gitti, zaten karanlık bir mizacı olması gereken oyunda gölge ve ara ara sis efekti için duman kullanılması konsepti pekiştirdi.

Oyunu çok beğendim, yalnız kendimce tek eleştirim, kitaptaki hüzünlü ve mahzun havanın pek verilmemesiydi. Benim kitabı okurken çokça sezdiğim ana karakterde mevcut olan hüzünden çok, yükselen bir çaresizlik tepkisi üzerinde durulmuştu. Ancak, idam gibi böylesine mühim bir konu sahneye yansıtılırken dikkatleri canlı ve ciddi tutmak için bilinçli yapılmış bir montaj olabileceğini düşünüyorum. Yani, daha etkili olacağı düşüncesiyle oyunun çatısını deliliğe kaçan, yükselen bir duygu etrafında kurmak fikri ile hareket edilmiş olabilir. Bilinçli bir yapımsa eğer, gayet etkili olduğunu söyleyebilirim.

Burskumbaravan, Unikumbaravan ve tüm Kumbaravan ailesi ve pek tabii burs verenlere, bana bu fırsatı sağladıkları için teşekkür ederim.

Etkinlik Bilgileri

 

13 Aralık 2018

Tiyatro LAFTA - Marmeladov’un Pek Müstesna Hikayesi: Başka Yolu Yok

Ankara, Fade Sahne

Fade Stage&Coffee’ye ikinci yolumun düşüşü, kapısından girdiğim an çevrelendiğim kahve kokusunda sergilenen bir sanat eserine ikinci defa, bu defa daha da büyüğünden hayran kalışımdır bu oyun.

Oyuna gidene kadar prömiyer olduğunu bilmiyordum, en önden (evet en önden) böylesine kıymetli bir varoluşun ilk tanıklarından biri olmak inanılmaz kıymetli bir heyecandı benim için. Varoluş diyorum, çünkü ilk defa sahnede izlediğim eşsiz oyuncu, Bora Karakul, bir kitap karakterini var etmiş. Canıyla kanıyla karşımızdaydı çünkü Semyon Zaharovitch Marmeladov.

Suç ve Ceza’nın belki de çoğunlukla arka planda kalan karakteri Marmeladov’u, yeterince dikkat çekemeyen bu sefil, sefilliğe mahkum ve muhtaç karakterini tek başına bir sanat eseri haline getirip oyuna bu denli başarıyla uyarlayan dehaya, canlandıran sanatçıya, Tiyatro LAFTA bünyesinde yer alıp yapımda emeği geçen her bir zihne ve emeğe tek tek teşekkür etmek lazım gelir. Sanat sanat içindir diye düşünürüm ben, bu oyunda, sahnede saf sanat izlediğimi iliklerime dek hissettim ve normalde gittiğim oyunlara eleştirel yaklaşmaya çalışırım hep, emeğin hakkını verecek bir eleştiriyle elbette, fakat bu oyundan çıkarken tek düşündüğüm şey şuydu; böyle bir şeyi var eden sanat takımı, bunu biz naçizane insanlarla paylaştığı için ne kadar şanslıyız!

Bu tarz karakterlerin zihni hep delilik kıyısına vurur dalgalarını, iç dünyasını dillendiren karakterin çıldırasıya yaşadığı duygularına bizzat şahit oluruz. Çoklukla bu çaresizlik kaynaklı delilik boyutunun abartıldığını düşünürüm, artırıldıkça seyircideki etkinin de artacağı yanılgısıyla. Bi’ yerde kabak tadı verir oysaki her şeyin aşırısı, yapmacığa kaçar. Bir de delilik, üzerine ancak yürekli cambazların çıkmaya cesaret edebileceği çok ince bir iptir, çok yükseklerdedir, bi’ düşsen sonu vahimdir. Ben daha önce bu kadar yerinde bir delilik görmedim! Alttan alta, inceden inceye sezdirilen bu delilik, karakterin duygu karmaşasında var oluyordu. Yaşadıklarını anlatan bu adam, hissettiği ve düşündüğü her bir şeyin dürüstçe farkında olan, sebep olduğu ve olacağı her şeyi çoktan bilmekte ve kabul etmekte olan bu adam, seyirciyi de aynı duygu karmaşasına mecbur bırakıyordu. Acımakla tiksinmek arasında gidip gelen izleyici gönüller olarak, anlamaya çalışan ama asla tam manasıyla başaramayan ve başaramayacak olan bizler, biz izleyiciler; bir hayatın tüm evrelerine, en özenle seçilmiş alıntılar ve kelimelerin içimize içimize işlenmesiyle şahit olduk. Oyunu yazımda anlatmayacağım, onu sadece uçsuz bucaksız fakat altı dolu dolu övmekten başka bir şey yapamayacağım. Sahnede her bir mimiğinden ve sesinin her bir tınısından başka bir anlam çıkarabilmemizi sağlayacak kadar devleşen, sanatını bizimle paylaşan sayın Karakul’a teşekkür ediyorum. Önce kendimce kendisini Erdal Beşikçioğlu’na benzettim, oyun temasındaki anımsatıcı etkenler de bu fikrimi tetiklemiş olacak, sonra ne kadar şahsına münhasır bir tavrı ve üslubu olduğunu gözlemleyerek bu düşüncemden pişmanlık duydum. Sadece ellerinize, bedenlerinize ve zihinlerinize sağlık diyebiliyorum sevgili Tiyatro LAFTA, ben de hazmetmesi fazlasıyla zor bir etki bıraktınız, gerçi insanın hiç hazmedesi de gelmiyor, bırakayım da sonsuza dek aynı etkiyle zihnimin o köşesinde kalın istiyorum.

Bu oyunu izleme fırsatını bana sağlayan tüm Kumbaravan ailesine, bileşenlerine ve burs verenlere teşekkürü borç bilirim.